Okurken kolaydı, yaşarken zormuş. Bu kapı eşiğinde silindi yazım usulca. Sayfalarda yitirdim bildiğimi.
ÖYKÜ KÖŞESİNDEN…
YARIM HİKÂYE
Kitabını kucağına indirdi. Sağ eli son sayfanın üzerinde, gözleriyle denizin en uzak noktasını araştırdı. Hikaye bitmişti belki ama tefekkür gerekti. En uzak nokta nerde? Daha da uzağı var mı göremediği? Şu yürüyen dalgalar nereden yola çıkmışlardı? Gözlerinin kıyısına varmak için ne kadar yol aldılar? Köpüklerinde hangi hikâyelerle kıyıya vurdular?
Ufkun çizgisine daldı, ötesindeki başka hikâyeleri düşleyip kendini sayfalara yazdı. Okumak yetmiyordu artık, yaşamak istiyordu. Sayfalarca okunmak istiyordu.
Sevda, penceresinin önünde gün ışığında kıpırdanan mavi suları izlerken, yumuşak bir esinti hissetti. Gözüne bir parça karaltı ilişti. “Rüzgârın hediyesi!” diye geçirdi içinden. Yukarıdan süzüle süzüle inen ortadan yırtılmış soluk bir fotoğrafı çevik bir hamleyle camdan elini uzatarak yakaladı. Ne denizin dalgası ne de kitabın büyülü sayfaları merakını cezbediyordu artık. Gökten inen yeni bir hikâye bulmanın heyecanıyla incelemeye başladı.
Ayakta duran babası, Necdet bey. Hemen yanı başında sandalyede oturan bir kadın, kucağında bir bebek. Kadın da bebek de yarım! Hadsiz bir el fotoğrafı ortadan iki parçaya ayırmış. Bir parçasını rüzgâr savurmuş. Bebek kendi olmalı. Evin tek çocuğu olduğuna göre… Kucağında oturduğu kadın da annesi o halde. Annesinin fotoğrafını yırtmaya kim cesaret edebilir? Hem gökten inmedi ya bu fotoğraf! Üst kattan düşmüş bu parça; annesinin odasından.
Dakikalardır üst kattan gelen tartışma seslerini duymamasının sebebi dalgalara ve kitaplara dalmasıydı. Şimdi ancak fark ediyordu ki annesinin odasından iki kadın sesi yükseliyordu. Telaşla koltuğundan kalktı, başını camdan uzatıp yukarı baktı. Annesinin sesiydi biri. Tanımadığı başka bir ses araya karışıyordu. Kulak kabarttı ama duyduklarına bir cümle yakıştıramadı. Kesik anlamsız bazı sesler… “Ama… acıyın….Sevda… Yalan…”
Merakı iyice kabarmaya başladığında, dalgalar ikinci bir esintiyi getirdi. Rüzgar kulaklarına fısıldadı. Esmeseydi belki hiç bilemeyecekti.
“Sevda ….. bilmemeli.”
***
Merakı utancını yendi. Şimdi üst katta, annesinin odasının kapısında, kendisi gibi görgülü yetiştirilmiş bir genç kıza yakışmayacak bir hâl içinde, gelen seslere kulak kabartıyor. Cümleler net fakat araya fısıltılar karışıyor. Annesinin fotoğrafını hem de onun odasında yırtıp camdan atmaya cüret eden bu yabancı kadın da kim? Onun sesini daha önce böyle yükselttiğini hiç görmemişti. Kim Şadiye hanımı çileden çıkartmış olabilir? Bilmemesi gerekeni öğrenmeden bu kapıdan girmeyecekti.
***
Şadiye hanım habersiz gelen bu misafiri kapıda gördüğünde kalbinde bir alev topu peydah olmuştu. Fakat onu içeri buyur etmemek daha korkunç sonuçlara yol açabileceğinden isteksizce içeri aldı dadıyı. Tedirgin ve kısık bir sesle kendi odasında konuşmayı teklif etti. Alt salona her an Sevda inebilirdi. Neyse ki tam da uyku saatiydi. Tam bir sükut içinde misafirle odaya girdiler.
“Hayrola Nermin hanım? 20 yılı geçti sizi görmeyeli. Bu ani ziyareti neye borçluyuz?”
Vakur ve ıssız sesi korkusunu gizliyordu.
“Şadiye hanım, ben bu sırla yanıp kavruluyorum. Sevda’mın hasreti beni perişan etti. Artık büyüdü yavrumuz, o da bilmeli!”
“Rica ederim yavrumuz demeyin. Siz onun dadısısınız. Bu böyle kalacak. Hatta sizi hayal meyal hatırlıyor Sevda. Adınızı bile unutmuştur kim bilir. Hafızasında yeriniz yok, kızımın hayatını altüst etmenize asla müsaade etmeyeceğim.”
“Ama Şadiye hanım, söz verdiniz. ‘Zamanı gelince anlatacağız,’ dediniz. ‘Hele bi’ büyüsün,’ dediniz. Yıllar oldu, ben bu sırrı taşıyamıyorum. Bana acıyın”.
“Siz kendinize acımadınız Nermin hanım. Biz size acıdık. Rahmetli Necdet bey, ruhu şad olsun, size acıyıp da birkaç sene dadılık yapmanıza müsaade etti. Size acıdığı için babası belirsiz bir çocuğa yıllarca babalık etti. Ona kendi kızı gibi davrandı. Bağrına bastı. Biz olmasaydık siz babasız bir çocuğu tek başınıza…”
Nermin gözleri dolu dolu, elleri titreyerek aceleyle çantasından bir fotoğraf çıkarıp Şadiye’ye uzattı.
“Sevda babasız değildir Şadiye hanım. Kızım öz babasının dizinin dibinde büyümüştür. İşte kanıtı!”
Dehşetle elindeki fotoğrafa bakakaldı Şadiye. “Yalan söylüyorsunuz, yalan bu.”
Fısıltısı birden bir volkan gibi patladı. Sesine hakim olamıyordu artık.
“Ölmüş yüce gönüllü bir adama iftiradır bu,” diye haykırarak fotoğrafı ikiye ayırıp camdan savurdu.
Kadınlık içgüdüsü Sevda’yı koruma güdüsünü yenmişti. Artık ne kızını uyandırma korkusu ne de sırrı saklama yemini… Gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Perde perde yükselen sesi histerik çığlıklara evriliyor, haykırdıkça öfkesi artıyor, öfkelendikçe haykırıyordu. Yıllarca içinde biriktirdiği tüm itirazlarını, alakalı alakasız demeden kusuyor, “Yalan söylüyorsun, yalan, yalan!” çığlıkları rüzgârda dalga dalga yayılıp pencereleri titretiyordu.
Bu sefer vakur olan dadıydı. Fısıldama sırası ona geçmişti. Şadiye’nin tüm inkarlarına rağmen kazanan kadın gururuyla devam etti. “Görüyorsunuz,” dedi Nermin, “sır bir tane değil ki, hangi birine dayansın gönlüm.”
“O fotoğrafta Pera’daydık. Yanılmıyorsam bir nümayiş vardı. Sevda orda iki aylık ya var ya yoktu. Hiç sokağa çıkmamış, hiç gökyüzünün maviliğini görmemişti daha yavrum. Çok bunaldık diye çıkarmıştı bizi Necdet. O fotoğrafı da saklamam için verdi bana. Ben hayatımda hiç fotoğraf görmemiştim ki. Bizim gibilerin neyine. Zenginlerin adeti. Ne sevinmiştim bilemezsiniz. Sizin bakıp bakıp hatıraları andığınız nice fotoğraflarınız vardır Şadiye hanım. Benim o güne kadar hiç hatıram olmamıştı.”
“Başlatma hatırana yalancı kadın. Necdet’i sen ayarttın. Başka türlüsü mümkün değil. Necdet senin gibi ucuz bir kadına nasıl yüz versin? Mümkün değil. Senin gibi bir ahlaksız, Sevda’nın annesi olmaya layık değil. Ondan da benden de uzak duracaksın.”
Kapı hışımla açıldı. “Anne!” diye bir feryatla sarsılıp, kapıya döndü sırrın kadınları. Sevda anne demişti. Ama kime? İki çift anne gözü vardı üzerinde. Tedirgin, mahcup, soran gözlerle sessizce bekliyorlardı. Kimdi anne?
***
Okurken kolaydı, yaşarken zormuş. Bu kapı eşiğinde silindi yazım usulca. Sayfalarda yitirdim bildiğimi. Ben bu hikâyeyi bitirebildim mi? Yoksa yarım mı kaldı içimde? Bu ‘son’a hazır mıyım gerçekten? Yeni başlangıçlara gücüm var mı? Hikâye bitti mi sahiden?
Yeni bir hikâye seçmeli şimdi. Yeni bir ‘anne’ seçmeli.
Sevda arkasında sakladığı yırtık hikâyeyi buruşturdu, avucunu sımsıkı yumdu. Mağrur ince çenesi havada, dadıyı baştan ayağa süzdü ve annesine döndü.
“Bu hanım kim anne? Ne cüretle senin odanda sana bağırıyor?”
©Gül Sunu

Bir Cevap Yazın