Bir Türeyiş Destanı
Gün dönümü, devran dönümü, destan dönümüdür bu tün.
Sağ kala Okuzoğul, o kün yola koyul!
ÖYKÜ KÖŞESİNDEN…
Sırtında taze avı, omuzunda yayı, yaylana yaylana otağına yanaştı. At üstünde pek heybetliydi Karabey. Yol boyunca avının kan kokusuyla, Korkut Ata’nın kehaneti sarmaş dolaştı ruhunda. Uğuldayan rüzgâr, gelecek günlerin çatallaşan yazgı yollarını kulağına fısıldıyordu. Yüreği bilinmezlikle sıkışıyordu.
Yorgun başını göğe kaldırıp, kemikli parmağıyla işaret etmişti Korkut.
“İşte!” demişti, “Yedi yulduz! Ol bu tün gelür. En ağır tündür bu tün.”
Üzengide gevşettiği ayaklarını bir lahzada esaretten kurtardı, çadırının önüne indirdi koca bedenini. Kalın elleriyle avının toynaklarını kavrayıp, omuzundan sıyırdı. Çadırının önüne serdi rızkını. Mahmuz sesine koşan Hankız, bir sevinç yöneldi beyine. “Yiğidim, Karabey’im, esen gelmiş ol!”
Gözlerinden her zamanki av gururu yerine, bir korku haresi geçmekteydi bu kez. “Gök Tengri’den armağandır Hankız,” dedi yere serdiği geyiği göstererek. “Oğul nicedir?” diye endişeyle gözlerini otağda gezdirdi.
“Ya ürüp türeyesi ya köze dönüp dürülesi soy odun,” demişti Korkut Ata.
Hankız bir adım yana çekilip çadırı gösterdi. Karabey’in ardı sıra o da girdi içeri. Beyinin sırtından ağır kürkünü aldı, yükünü yüreğine kattı. Törenlerle, dualarla yolcu ettiği beyi değildi bu gelen. Belli ki yüreğini kasvet dağlamıştı.
Bey, iki dizi üzerine çöküp oğulcağızının alnını okşadı. Ayaza kesmiş elleri kor oldu bir anda. Saçları terle yıkanmış, yüzünü al basmış oğul, Karabey’in elinin serinliğiyle irkildi. Çipil gözlerini güç bela araladı, atasının şefkatli bakışlarıyla karşılaşınca al yanakları kasıldı. Dudaklarında küçük bir kıvrım belirdi, yüzü ışıdı. Tekrar yumdu gözlerini. Hankız, eli beyinin omuzunda, yumuşak sesiyle teselli verdi Karabey’e.
“Av etin yidi mi onulur, tez ayağa turulur. Kaygı kılma, diri olasın. Okuzoğul esen olası.”
Korkut Ata’nın dediklerini diyemezdi Hankız’a. Özüne ağır gelen bu yükü, ana yüreğine nasıl yüklerdi. Sustu. Korkut’un sözleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu.
“Gökten kepçe inesi, ana ata şaşar olur. Okuzoğul yalun döğüşür. Uzun idir bu tün.”
Gece iyice inince Karabey çadırından çıkıp göklere çıkıştı. “İşit! Yedi yulduz kepçesi! İnemez olasın otağıma. Okuzoğul yalun komam. Atasına uyku düşmez bu tün.”
Korkut’un iki uçlu kehaneti kor olup yüreğine düştü. Hiç şaşmadı deyişinde Bilici şimdiye dek. Bu tün mü şaşası?
“Gün dönümü, devran dönümü, destan dönümüdür bu tün. Sağ kala Okuzoğul, o kün yola koyul!”
Kızdırmaktan korktu yazgıyı. Göklerle savaşılır mı? Yalvarmaya başladı.
“Okuzoğul alp ola, bey ola, kağan ola! Söz kıldım; oğul sağ ola, otağım yüke durur.”
Hankız Okuzoğul’u elleriyle besledi. Alnına dudak koydu, yavrusunun hararetini içine çekti. Dualarla şifa diledi oğulcağızına. Geçen yazın av ganimeti kürkü alıp beyinin yanına vardı. Onun da yüreğindeki harareti alabilseydi… Beyin omuzlarına usulca bıraktı yadigarı. Karabey’in baktığı göklere kaldırdı başını.
“Hankız! Can hanım, yürek taşım, hazır olasın. Bakasın otağımız yüke durur. Öte topraklar soyuma yurt olur.”
Korkut Ata’nın öğüdünü yüreğine sindirdi Karabey. Yazgı yolunda yürüyecek, Okuzoğul türeyecekti. Yeter ki gece güne kavuştuğunda oğul şifasını bulsun. Alevlerde yanan bedeni serinliğe kavuşsun.
***
Boz ayı yaz günü ava kurban etti yavrusunu. Acısından bir mağaraya çekildi. Öyle içlendi öyle içlendi ki, dayanamadı yüreği bozkırın süregelen nizamına. Kaçışan geyiklere, yörük atın savrulan yelelerine, gökte uçan kartala, aleme yayılmış çeşit çeşit canlara tahammülü yoktu. Vakitsiz uykuya yattı ve vakitsiz uyandı yas uykusundan.
Gün dönümü gecesi açtı gözlerini. Açlık, koca yağlı bedenini eritmiş, incecik kılmıştı. Güç bela kaldırdı bedenini, mağaradan dışarıya baktı. Av mevsimi çoktan geçmişti. Bu bitap haliyle bir tavşana bile hükmü geçmezdi. Çaresizce mağaranın oyuğuna yaydı kemikli gövdesini, yavrusunun hayaliyle ölüme yattı. Gözlerini yavaşça yumdu, işte karşısındaydı. Bozkırda peşi sıra yuvarlanışı, anasına sokulup oynayışı, oğlakları kovalayışı… Yavrusunun her bir anı serildi gözlerinin önüne. Kokusu burnundaydı hâlâ… Kokusu!
Rüzgâr burnuna çarptı. Taşıdığı kan kokusunda saklı bir koku daha vardı. Aniden açıldı gözleri, sendeleyerek doğruldu. Burnunu mağaradan uzatıp rüzgârın yükünü içine çekti. Oydu!
Kendini sezdirmeden düşmanının izini sürdü Boz ayı. At üstünde avcı. Sırtında avı, omuzunda yayı… Kürkünün kokusu buram buram yayılmakta. Yol boyu bu kokuyla, intikam ateşi coştu ayının yüreğinde. Yavrusunu kuşanmıştı zalim avcı! Kokusunu sürüklemekteydi gerisinde.
Otağa yaklaşınca bir kayanın ardına pusuya yattı. Sabırla bekledi intikam zamanını. Uyuyacaktı elbet düşman. O vakit dalacaktı çadırına. Göze göz, dişe diş. Bir yavruya bir yavru…
***
Gün ağarana dek göz kapaklarına hükmeden Karabey, Korkut’un deyişine yenildi. Baş koydu Hankız’ın omuzundaki başına. Yazgı böyle diledi.
“Gökten kepçe inesi, ana ata şaşar olur.”
Günün ilk ışığı çadır bezini delip gözüne değince, sarsılarak uyandı gaflet uykusundan. Hankız’ı devirdi omuzundan. “Oğul, can oğul!” feryadıyla otağ inledi. Deli divane oldu, Okuzoğul yoktu. Koca yiğidin aklı şaştı, attı kendini çadırından. Baktı ki çadır, çaput kan… Okuzoğul elinde ata oku, yayı gergin beklemekte. Boz ayı ayaklarının dibinde, bir deri bir kemik can vermekte. Gözlerini ilk avından Karabey’e kaydırdı. Alnındaki damlalar henüz kurumamıştı. Baş eğdi atasının önünde. Yayını gevşetip sahibine uzattı.
“Ol ki, tün küne yetişir, Okuzalp yenişir, öç gelesi otağına varmaya. Koyul yola! Okuzalp ulu kağan olası, öte topraklarca üreyesi… Kün olası, devran dönesi.” demişti Korkut Ata…
©Gül Sunu

Bir Cevap Yazın