Kısa Öykü Serisi
Bi’ iki yüzlük uzattı nur yüzlü;
Ardından tıpatıp tarif etti adamı.
Haketmişti temiz bir dayağı!
Kendi keserdi hesabını, keserdi ya…
Gözü kurusun yaşlılığın! Dermanı yoktu zavallının..
GÜNEŞ ÇARPMASI
Olay, güneşin beyinleri kavurduğu, canlı cansız tüm mahlukatın gölgesinin buhar olup uçtuğu bir öğlen vakti cereyan etti. Pazar yeri yanık et kokusuyla doluydu. Haşlanmış beyinlerden yükselen su buharı, alfaltın zift buharına karışmış; meydan devasa bir hamam yerine dönmüştü. Ahalinin kavrulmuş gözlerinden şıpır şıpır akan ter damlaları gölge gibi sahibini izliyor, ardında tuzdan yollar bırakıyordu. Veledin teki “Soğuk su, soğuk su. Var mı içen?” diye ergen çatlağı sesiyle kulakları kanattı. Seksenlik bir dede kumaş mendiliyle gözlerini sildi. Terinin buğusu onlarca kafadan yükselen buhara karıştıkça etraf daha bir puslu hale gelmişti. Yaşlı adam pazarcının uzattığı elli lirayı aldı, ceplerini karıştırıp bi’ iki yüzlük uzattı. Pazarcı, beğenmemiş olacak ki, elinin tersiyle tuzdan kan çanağı kesilmiş gözlerini ovuşturup, “Üstü kalsın dayı” dedi. “Kesene bereket oğlum!” diye mukabele etti yaşlı adam. Tam iki yüzlüğü buruşturup gözüne götürmüşken, sucu veletin omuz darbesiyle sendeleyip hıyar tezgahının üzerine yığılıverdi. Velet elindeki kaynar suyu döke saça, milleti yıka devire pazarı bir uçtan bir uca uçarcasına geçmişti. Bet sesi tezgahlarda çabuk yayıldı. “Kavga vaaaar, kavga vaaar… Zabıtaaa, poliiis, kavgaaa!”
Pazar çıkışında zabıtanın ensesine yapıştırdığı şaplakla ancak susabildi. Gözleri dolu dolu, kafasını kaldırıp zabıtaya baktı. Gözyaşları terine karışmıştı.
***
Odadaki yanık plastik kokusu Selim’in genzini yakıyordu. Komiserin başının üstündeki klimadan duman yükseldiğini gördü. İşaret ederek, “Komiserim, klima yanıyor!” dedi.
Komiser, eline kumandayı alıp otuz dereceye ayarladı ve Selim’e döndü. Delikanlının üstü başı mütevazı ama temiz, cildi kupkuruydu.
“Evet, söyle bakalım delikanlı, olay nasıl gerçekleşti? Neden kırdın şu adamcağızın burnunu? Bak ne hale getirmişsin zavallıyı!”
Zavallı adamcağızın burnu yüzünün ortasında sağdan sola bir eğri çiziyor, sağ gözünden akan ter kırık burnun sol ucuna yuvarlanıp yere damlıyordu. Sırıtarak; “Konuyu kapatabiliriz komiserim,” dedi. “Şikayetçi değilim!”
Der demez de koluna bir çimdik yedi. Yanındaki dudağı patlamış karısının,düştü düşecek ön dişinden sızan kan, çenesini kızıla boyamıştı. Evvelden kırılan dişleri yüzünden peltek konuşuyor, her tıslamasında ağzından kızıl zerrecikler havaya saçılıyordu. Bu haliyle bir kuklaya benziyordu. Çimdiği kocasının kolunda,
“Ben şikayetçiyim komiserim,” diye tıslayarak haykırdı. Haykırışıyla nihayet düşen dişini çarçabuk bir hamleyle yerden aldı. Bir hap gibi ağzına atıp bir çırpıda yutkundu.
Kadının şikayetçi olması Selim’i bir nebze rahatlatmıştı. Kocasından yediği dayağı sineye çekip sessiz sedasız olayın kapanacağından korkmuştu. Kadın ağzından sızan kanı ıslak tişört ucuyla silip devam etti. Olayı bir sonundan bir başından bir ortasından ele aldı. Gözlerinden sızan yaşlar kızıl çenesinde yollar açmıştı. Ağlıyor mu, terliyor mu ayırt edilemiyordu. Sonunda delici bir kinle kızıl gözlerini kurtarıcısına dikti.
“O kimmiş ki karı koca arasına giriyor, komiserim!”
***
Komiser elindeki kalemin çıtçıtıyla oynamayı kesti: “Kocanın burnunu kırdığı için şikayetçi değil misin sen hanım?”
“Yok komiserim, zaten yamuktu herifin burnu. Kırdıysa kırdı! Ben bu oğlandan kendim için şikayetçiyim. Ben yardım mı istemişim ondan? Hem kimse karışmıyor da, bu yeni yetmeye mi kaldı beni kurtarmak? Kadınlık onurum zedelendi komiserim. Şikayetçiyim. Cezalandırın bu densizi!”
Çimdirme sırası adamcağıza geçmişti: “Kadın, kadın sus!” Adamcağız pişmiş kellesinin hararetiyle söze karıştı.
“Komiserim,” diye başladı. Olayı bir sondan, bir ortadan, bir de baştan anlattı. Konuşmasının sonunda delikanlıya müteşekkir kaldığını belirtip, minnetlerini sundu.
“Velhasıl komiserim, bu delikanlıya borcumu nasıl öderim bilemiyorum! Uzun zamandır ameliyat parası toplamaya uğraşıyordum. Geceleri nefes alamam; uyurum da uyanamam diye korkarım. Sigortamı bozup ameliyat olsam, hasarsızlık indirimimi kaybederdim. Ben de bozmak istemedim anlayacağın komiserim. Ama şimdi yüzde yüz kusurlu karşı taraf. Yapacak burnumu sigorta! Hasarsızlığım da bozulmayacak…”
Selim karı kocayı dinlerken sözün kendisine gelmesini sabırsızlıkla bekliyordu. Yavaştan yanmaya başlayan gözlerini kırpıştırarak telaşla komisere; “Bir de benden dinleyin komiserim.” dedi.
“Anlat, sen de anlat çocuk.”
***
Olaya en başından başladı. Güneşin henüz beyinleri pişirmediği bu sabahtan. Şehre henüz yeni ayak basmıştı. Ne bir işi vardı, ne bir kalacak yeri… Beş parasızdı. Her çareye muhtaçtı. Sağa sola iş var mı diye sorarak gezinirken, biçare halini yaşlı bir dede farketmiş olacak ki birden omuzunda titrek bir el hissetti. Hatrını sordu yaşlı adam. O da halini arz etti. Dediğine göre pazar yerindeydi derdinin dermanı. Hem kalacak yer hem yiyecek ekmek bulacaktı. Bir ümit vardı pazara. İş sordu, aş sordu, tezgah tezgah gezindi. Kimsenin işine karışmak değildi amacı. Nerden bilsindi başına gelecek işi. Sabah ki dedeye denk geldi bir daha. Bi’ iki yüzlük uzattı nur yüzlü; ardından tıpatıp tarif etti burnu yamuk adamı. Haketmişti temiz bir dayağı. Kendi keserdi hesabını, keserdi ya… Gözü kurusun yaşlılığın! Dermanı yoktu zavallının.
“Baktım dede doğru demiş. Karısının canına kıyacaktı bu adam. Kimseden çıt çıkmadı komiserim. Bıraksaydım da kemiklerini mi kırsaydı kadıncağızın. Huzurunuzda özürlerimi sunarım ablaya. Bilmeden onurunu kırdım. Haddim olmayan bir işe kalkıştım. Ama azmettiricim o yaşlı dededir. Onu bulun komiserim. Şikayetçiyim.”
Selim’in nefesi devam etmeye yetmedi. Soluduğu buhar genzini doldurdu. Kuru cildi iyice nemlenmişti. Göz kapakları arada birbirine yapışıyor, ayırmak güçleşiyordu. Şimdiye kadar endişeli fakat aklı selim bir halde anlatmıştı olayı. Artık tepesindeki hararet ipleri ele alıyor gibiydi.Âni bir panikle sesini yükseltti.
“İnsanlar nasıl yaşıyorlar, komiserim?”
***
“Yeter bu kadar,” dedi komiser, “Olay anlaşılmıştır. Delikanlı masumdur. Suçlu, yaşlı dededir.”
Karı kocayı bir el hareketi ile dışarı çıkarttırdı. Adamcağız memnundu halinden ama karısını çimdikleyerek odadan çıkarabildiler. İtirazları hâlâ koridorda yankılanıyordu.
“Herkesi memnun edemezsin delikanlı,” dedi Selim’e dönerek. “Bugün şanslı günündesin, sana mükellef bir ceza vereceğim: İki gün nezarettesin. Ye, iç, yat. Hadi mübarek olsun…”
Kapı çalındı, memur içeri girdi.
“Komiserim, azmettirici yaşlı dedeyi bulamadık. Esnaf da şikayetçi kendisinden. Hıyarlarının üstüne terlemiş. Mundar etmiş rızkını.”
“Olay yeri ne durumda? Deliller toplandı mı?”
“Deliller buharlaşmış komiserim, ne yapalım istersiniz?”
“Tuz izini takip edin. Bir müddet dolansın bakalım pazar yeri, mezar yeri. Çeksin cezasını!”
Selim memurun kolunda koridorda yürürken aniden tuzdan parlayan gözlerle döndü.
“Abi, hapse giremez miyim? Ne dersin?”
Memur güldü: “Yok be oğlum! Bir burun kırmaya bedavadan adam beslerler mi hiç!”
“E buna da şükür be abi. iki gün ne yerim nerde yatarım düşünmeyeceğim en azından. Babacan adammış komiser. Helal olsun!”
Selim’in gözünden bir damla ter koridora düştü.
©Gül Sunu, 2025.