Güz Sonu Öyküleri

Edebiyat; İz Peşinde Bir Seyahat📖

Sitede Ara
Abone ol

©Gül Sunu, 2025| Tüm hakları saklıdır.

TANTE ROSA: SEVGİ SOYSAL

GEÇ GELEN FELSEFE

Ömür bir külliyat olamayacak kadar kısa.
Hiç birimizin hayatı yazsak roman olmaz.
Ancak bir novella.

OKUR İZİ KÖŞESİNDEN

Tante Rosa, bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır.” 

Sevgi Soysal

Tante Rosa, Sevgi Soysal’ın 1968 yılında ilk baskısı yapılan ve on dört öyküden oluşan özgün eseridir. Rosa’nın hayatından kesitler sunan bu öyküler bağımsız okunabileceği gibi, aynı zamanda birbirine ustalıkla bağlanmış olup, bu yönüyle esere ‘novella’ demek, efendime söyleyeyim, öhö öhö…

“Kes! Baştan alıyoruz.”

Çok resmi bir giriş oldu, değil mi? Tam bir klasik kitap incelemesi gibi. O zaman özümüze dönelim.

Neden Rosa Teyze değil de Tante Rosa? Çünkü Soysal’ın Rosa karakteri 1968 Türkiye’sinde yaşayamazdı. Yaşatmazlardı. Hatta günümüz Türkiye’si için bile hâlâ biraz marjinal diyebiliriz. Gerçi böyle söyleyince de “Marjinalizm” akımının öncülerinden Cem Yılmaz’ın bir repliği kulağıma çalındı. “Hani bizdik marjinal?”

Rosa’yı o günün Almanya’sının Bavyera’sından günümüzün ılgıt ılgıt Anadolu’suna ışınlayabilsek pek de göze batmazdı sanıyorum. Hemen patlatırdık bir sabah programı Rosa’ya. Çaylarımızı yudumlarken cıkcıklardık teessüfle.

“Rosa, ardında üç masum evladını bırakıp kocaya kaçtı.”
“Rosa’nın ikinci kocası, birinci kocasından DNA testi talep ediyor. Bu çocuk kimden Möge apla?”
“Rosa’nın  üçüncü kocası çırpınıyor: Rosaaa, geri dööön!”
“Rosa, kızım senin tahsilin ne?”
“Niye evine ocağına sahip çıkmadın kızım? Bir çorba da mı kaynatamadın, iki süpürge de mi tutamadın? Öyle miii? Canın istemedi demek. Hay senin canına! Prenses misin kızım sen?”

Ne diyecekti Rosacık?
“Evet, prensesim. Ve prensesler prensindir. Prensin olan bir şeyi öldürmeye sizin bile yetkiniz yoktur.”

Rahibeler okulunda da aynen böyle demişti küçük bir kızken. Nihayetinde de aforoz edilmişti. Prenses olduğu için değil, üç yavrusunu anasız bırakıp, rutin düzenin temsilcisi kocasını terk ettiği için. Bir nevi, canı sıkıldığı için.
“Cık, cık, cık…”

İzleyiciler Rosa Teyze’ye cıklaya dursun, elit okuyucularımız için Tante Rosa bir yüreğinin götürdüğü yere gitme mücadelesi, bir başkaldırı kitabı, bir kadının gücü timsali… Öyle mi gerçekten? Yoksa buna “çifte standart” mı demeli? Marjinalizm gibi az önce uydurduğum bir kelime de değil.(*sonradan ögrendim ki Marjinalizm kelimesi uyduruk değilmiş. Bir ekonomi terimi imiş. Ama bu anlamının konumuzla ilgisi yok.)  Buz gibi Türkçe. Sözlük anlamı ağır kaçacaksa, elit okurları kaçırmamak adına buna “Rosa Standartları İlkesi” de diyebiliriz. Tam literatüre girecek cinsten bir tamlama.

Rosa Fun Club üyelerini daha fazla kızdırmadan en iyisi Rosa’yı ‘68 Almanya’sına geri gönderelim ve konumuza dönelim.

Yazar Rosa’yı yazmak istedi ve çağın Türkiye’si buna hazır değildi. Bu sebeptendir ki Rosa Almanya topraklarında filizlendi. Gayrimüslim kılıfına rağmen çok eleştirildi eser. Hiç bizim örfümüze adetimize uymayan, elin Rosa’sı neden Türkçe yazıldı? Dönemin edebiyat alimleri bugünleri görebilseydi Sevgi Soysal’ın hiç de burjuva edebiyatı yapmadığını anlar aksine öngörüsündeki isabetten ötürü belki baş üstünde  taşırlardı yazarımızı.

Aslında ilk bölümde at cambazı olma hayalleri kuran minik kızımız  ne kadar da sevimliydi değil mi?  Çocukluğumdaki ilk meslek hayalimi anımsattı bana. Yunus eğitimcisi Güz Sonu, at cambazı Rosa’ya karşı… Neyse ki ben akıllanıp düzene ayak uyduran uslu bir çocuk oldum da Rosa gibi sonradan cozutmadım.

Sevgili Rosa, sana bu mektubu 2026 Türkiye’sinden yazıyorum. Çocukken pek şekerdin, ‘ben prensesim,’ derdin. Hiç prenses dediğin kemancıya kaçar mı be kızım? Eli ekmek tutmaz, bir işe yaramaz, ömrü billah sırtına bir yük. Peki ne için? Eli yüzü düzgünmüş efendim. Kadına bu gerekmiş. Hem de Hint masalları anlatan tam bir masalperest. Bir de sen buna ‘felsefe’ dedin. Gördük ilerleyen bölümlerde ne felsefe meraklısıymışsın. Felsefe kim sen kim Rosa?

Esere hayran kaldım o başka. Ama Rosa’ya hayran kalmak da… Ne bileyim? Günümüzün Rosa güzellemeleri yapan kitap incelemelerini hayretle okudum. Rosa’yı bir de benden dinleyin.

Karakterimiz, kadınlığın gücünün kaleme bürünmüş hali olarak algılanmış bir kısım tarafından. Kitap ‘kadın’ ekseninde değerlendirilmiş. Evet, bariz bir şekilde kadınlık ve erkeklik hâllerinin işlendiğini hatta eleştirildiğini görebiliyoruz. Ama ben bir kadın gücü göremedim. Kaldı ki yazarın da Rosa karakterine bir torpili olduğunu düşünmüyorum. Rosa’yı tüm ‘kadın insan’ halleriyle aktarmış bizlere.

Rosa çocukken baba figürünü ‘garantör firma’ olarak adlandırıyor. Hatta annesinin ikinci evliliği çocuk aklında firma değişikliği olarak kodlanmış. İlk gençlik yıllarında namus belasına evlendiği ilk kocasının rutin hayatının parçası olmaktan sıkılıp, rutin olmayan başka kocaya kaçıyor. Arzularına hizmet eden, eğlenceli bir başkası. Ha hakkını yemeyelim, ikinci kocayı sevmişti. Sevilesi adam da değildi kemancı ama gönül bu. Neyse, rahmetlinin arkasından çok atıp tutmayalım.

Kaçıncı olduğunu unuttuğum başka bir kocayla hayatını garantiye almıştı ki bir daral geldi Rosa’ya. Firma değişikliği arayışına geçti. Ya kaşını gözünü beğendi o güzel erkeklerin ya da parası bitti. Yaşlılığının son demlerinde bile düşlerinde kendini genç ve güzel olarak görmek rüyalarını kesmedi. Bir de güzel erkek takılmıştı peşine. Hâlâ mı Rosa? Görüyorsunuz ya, hayatında hep bir erkek ihtiyacı şu  veya bu sebepten baş gösterdi. Hiç kendine yetemedi.

Nerde bizim çocuklarının gözünün yaşına kıyamayan kadınlarımız, nerde Rosa? Nerde babasız beş çocuk okutup büyüten, nerde evde, ahırda, tarlada, mağazada, plazada ter döken yine de harama itibar etmeyen güçlü kadınlarımız? Kaçmak mıdır kadınlık, savaşmak mıdır? Yüreğimiz hangimizi uzak diyarlara, bilinmez yollara çağırmıyor, gittik mi? Peki gitmek farz olunca yola koyulan ve giderken mazlumu günahsızı da eteğine toplayanlara ne demeli? Zavallı Rosa… Sen kim, kadın olmak kim?

Bir de karaktere soralım. “Sen memnun musun hayatından Rosa? Değil misin? Tahmin etmiştim. Öyleyse neden böyle yazdı seni yazar? Haklısın, yazar istediğini yazar. Kalem hakkı diye birşey var. Biz kaleme değil, kağıda bakalım. Biliyor musun, senin bile takdir edilesi huyların var. Sevindin mi? E objektif bir köşe burası. Dur anlatayım…”

Aman efendim, o ne girişimci ruhtur. Düşüp düşüp yeniden kalkma yetisi… Ve çalışmak, daima çalışmak, hevesle çalışmak. Hele ki bitmez bilmez o yaşam hevesi ve her şeye hevesi. Olur olmaz her şeye…

“Keşke genelev çalışanı olmaya heves etmeseydin Rosa. Orda biraz abarttın, kabul et. Hem yaşın da çok geçkindi. Kim ne yapsın seni!”

Bir dönem müşteri memnuniyetine kafayı taktı. Bu mücadele takdire şayan fakat biraz haddi aştı. Girişimci ruhumuz, bilmem kaçıncı girişiminde pansiyoner olarak evinde ağırladığı misafirlerinin sıkılmaması için piknik düzenlemişti de müzayedede ucuza kapattığı şişme botla göle açıldıklarında bot patlamıştı. Müşterilerin kendilerini kurtarıp Rosa’yı suda bırakmaları bir “Oh olsun,” dedirtti bana. Gördün mü, yine bir erkek şamarı. Ah Rosa, senin adın bütün akıllanmayışların adıdır…

Düşkünlük çağında kapıyı çalan felsefe, Rosa’mızı kurtarmaya yetmedi. O felsefe izleri derinleşemeden ömrü bitti. Zavallı cansız bedeni bürokrasinin elinde oyuncak oldu, dinsizi kilise de kabul etmedi. Dinsizdi Rosa ama kitapsız değil. On dört bölüm boyunca zikredilen “Sizlerle Baş Başa” dergisi elinden hiç düşmedi, ilanlarına kadar okudu. Hayatına büyük ölçüde yön veren de bu dergi oldu. Buradaki ironi de hayli düşündürücü.

Ne çok Rosa dedik. Ama kabul edelim, uğruna bu kadar güzelleme düzülen Rosa, hakikaten derinlikli bir irdelenmeyi hak etmişti. Yine de yazarın diline değinmeden Tante Rosa tam olmaz.

Anlatımdaki kelime tekrarları Rosa’nın kısır döngüden bunaldığı  hayat kesitleriyle örtüşüyor.   Öğelerinin yer değiştirmesiyle tekrarlanan nakaratımsı cümleler ve buna rağmen bozulmayan, aksine vurgulanan anlam, dilimizin zenginliğini hatırlattı bana. Hadi Almanca’da değiştirin yüklemle nesnenin yerini. İşte bu eseri büyüleyici yapan da bu dil zenginliğinin kurguyla uyum içinde dans edişi. Bu esnekliği kullanabilme yetisi de kalemin usta çevikliğinden kuşkusuz.

Akla hayale sığmayan betimleme ve benzetmeler kitabın son bölümlerine doğru şaha kalkıyor. Rosa’nın derinlikten uzak gençlik çağlarındaki basit ve yüzeysel anlatım, karakterde filizlenmeye başlayan felsefeyle derinleşip devleşiyor. Ne zekice bir denk geliş.

Gelelim Okur İzine:
Ne sen prensessin ne de kimileri düşes.
Senden çok var Rosa.
Ve pişmanlık çok yakında.
Rosa’nın pişmanlığı yüz sayfayı bulmadı.
Benim ömrüm yüz seneyi bulmayacak.
Ömür bir külliyat olamayacak kadar kısa.
Hiç birimizin hayatı yazsak roman olmaz.
Ancak bir novella.
©Gül Sunu

Posted in

Bir Cevap Yazın

Güz Sonu Öyküleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin