Kategori: OKUR İZİ KÖŞESİ

  • OKUR İZİ KÖŞESİ

    OKUR İZİ KÖŞESİ

    SONSUZLUK KAPANI

    SELİN BAK

    Sıradan kitap incelemelerini bir kenara bırakalım.

    Okur İzi’nde kurgudan gerçeğe bir iz sürme macerasına var mısınız?

    Meselemiz, okuduklarımızdan bize kalan iz…

    KURŞUN GEÇİRMEZ


    KURŞUN GEÇİRMEZ…

    Selin Bak’ın “Sonsuzluk Kapanı” adlı ilk eserini bir kitap çekilişi ile edindim. Bu sebeple bir okur gözüyle kitabın bende bıraktığı izleri paylaşmak da boynumun borcu…

    Polisiye severler, haydi iş başına! Çözün çözebilirseniz. Kurgunun bir sarmal misali öngörülerinizle satranç oynadığı bu hikâyede kitabın ortalarına değin “suçu” tahmin etmeniz pek mümkün görünmüyor. Kahramanlarımızın çabasıyla eş zamanlı olarak okur da çaba sarf etmeli. Kitabın sonunu, başından çözebileceğiniz bir kurgu değil bu. Çalıştırın saksıları.

     

    Hiç polisiye sevmeseniz bile meraktan kendini okutacak bir kitap. Bu yönüyle hikâye kendine bağlamayı başarmış. Polisiye dediysek, yazar bir tutam da  bilim kurgu eklemiş tuz niyetine. Türün türe temas ettiği, selam çaktığı bu dokunuşlarla ortaya çıkan eserler hep daha bir okunası gelir bana.

     

    Olaylar,  polisiye film sahnesi mantığıyla sıralanmış. Zaman ve mekân sıralamasında sıkı sıkıya kronolojik bir takvim takip edilmemiş. En heyecanlı yerinde kesip diğer sahneye sıçrama efektleri olay örgüsünü dinamik kılıyor. Buna rağmen yine de ne kadar mekânlar arası zıp zıp zıplasanız da  yönünüzü kaybetmiyorsunuz. Sahneler arası geçişler bazen bıçak gibi keskin fakat zihinde bir karmaşa yaratmıyor. Önünde sonunda o sahneler birbirine bağlanacak, merak etmeyin.

     

    Ben “merak etmeyin,” dedim ama yazar öyle demiyor. Türün en can alıcı damarından okuru yakalamış. Merak… Başından sonuna merak duygusunun devamlı körüklendiği bir hikâyede okumaktan başka çareniz kalmayacak. Son zamanlarda çok ilgi gören bu  eser, bu özellikleri ile okurları kendine bağlamayı başarmış denilebilir.

    Hayatımda ‘kazandığım’ ilk kitap olması hasebiyle sadece eseri pohpohlayacağım sanılmasın. Her hikâye gibi gelişme sürecinde. Çünkü bana göre hiçbir hikâye bitmiyor. Her eser biraz pişmiş biraz yanmış biraz da çiğ kalmış hâlleriyle basıma giriyor. Nihayetinde günahıyla sevabıyla okura ulaşıyor. Devam etseniz bir ömür yazarsınız da bir yerde noktayı koymak lazım. O noktayı virgül yapıp devam ettirmek de okura kalıyor.

     

    Anlatım dili oldukça sade. Okumayı akıcı kılsa da polisiye bile olsa benim gibi bir nebze edebiyat paralamayı sevenleri üzebilir. Hedeflenen kitle de önemli pek tabii. Salt polisiye severler için bu dil okuru sürüklüyor. Bu konu okurun tercih ve zevklerine kaldığından çok eleştiri götürmez. Benim asıl meselem hikâyemizin baş kahramanı Asya ile.

    Baş karakterimiz Asya bizden biri desem olmaz, daha çok film karakteri gibi  diyebilirim. Amerikanvari bir havası var. Bir senaryo olsa kapalı gişe bile oynayabilecek karakter yaratmış yazarımız. Fakat okurken içimizden bir kadın olmasını tercih ederdim. Hani evde canı sıkıldığında pijama, terlik ve depresyon hırkasıyla çekirdek çitleyen türden. Her sabah kahveyle ayılmak yerine belki de üç şekerli çayına bisküvi banan… Yalnız kalınca gözleri yaşlı, sümüklerini silerken çikolata kremasına kaşıkla dalan… Eminim böyle de çok güçlü olurdu Asya. Çünkü biz böyleyiz ve yine de düşmeyiz. (Düşsek de kalkarız, iş mi:)

    Kadın şiddetine el attığı sahnelerde örneğin, alışılagelmiş ‘sen güçlüsün’ öğretisi yerine “Bak, senin kırıldığın yerlerden ben de kırıldım. Gel beraber ağlayalım. Ağladık mı, tamam bitti. Hadi şimdi beraber  kırıklarımızı toplayalım. Kırılsak da kırsak da yola devam edeceğiz” deseydi. Bize şiddetin lanetlenmişliğini ‘öğretmeseydi’ de biz yine bilirdik. Ama Asya’nın şiddetle karşı karşıyayken yaşadıklarını bilemedik. Düştü mü? Olsun, elinden tutar kaldırırdık. (Hangimiz düşmedik canım?) Sustu mu? Sussun! Susa susa konuşmayı öğrenmedik mi? Hem kim susmadı ki? Kırılmıştır muhakkak. Hallederiz. Biz çocukken el işi dersinde uhu koklayan bir nesiliz. Yapıştırmak, yapışmak bizim işimiz…

     

    Finale bakacak olursak bu hikâye bitmedi. Ben okur olarak yazarın noktaladığı yerden virgül atıp devam ettim. Sıra yeni okuyucularda.

    Keyifli okumalar…

    Okur izi:

    Belki de Asya bizim gibidir. Hem zayıf, hem çelik gibi. Kurşun geçirmez yeleğini çıkarıp baş ucuna koyduğu günleri gelecek kitaplarda görmek ümidiyle.

    ©Gül Sunu

    Düşüncelerinizi yorum kısmında benimle paylaşmak ister misiniz?