Etiket: oyku

  • SAF İPEK

    SAF İPEK

    Güz Sonu Öyküleri, Kısa öykü, masalsı bir hikaye

    SAF İPEK

    7–10 dakika

    © [Gül Sunu] [2025]. Tüm hakları sakldır.


    Böcek, ipek böceği, İpekçe… Ziya öğretmenin ilhamı, Mansur Usta’nın teşvikiyle bir kozadan çıkış yolculuğu. Kalbi zihninden daha saf bütün kelebeklerin ziyası, mansuru olmaya bir davet…


    SAF İPEK


    Hiçbir şey yapmasa kendini affetmeyecekti. Cesaretini ve haddini toplayıp habersizce Ali Dayı’nın kapısında buldu kendini Ziya. Haber etse ayaküstü bir kaç kelamla geçiştirilecekti meramı. Kovacak değiller ya diye düşünüp kapıyı vurdu. Neyse ki buyur edildi de itibarı kurtuldu. Israrcı olmaya niyetliydi fakat kız Ali’nin. Lafına bakılacak değil ya bir köy öğretmeninin.

    -Ali Dayı, gel harcamayalım şu kızı. Bir sanat öğrensin en azından. Kolunda altın bileziği olsun. 
    -Hocam, sana saygımız büyüktür. Fakat onun için böylesi hayırlıdır.
    -Yapma dayım. İpek daha 16’sında. Okutmadın, bari bu yaşta….
    -Hocam, üç senede zor söktü alfabeyi bilmez misin? Fazlası beklenmez bu kızdan. Bu kadar okul yeter bize.

    Çayları tazelemeye yeltenen karısını hiçbir yabancının sezemeyeceği bir bakışla durdurdu. Kızlarını da hep bu bakışla eğitmişti. Bir tek İpek böceği öğrenemedi. İç geçirip devam etti.


    -Bu kız meczuptur. Yaşı geçti mi kimse almaz. Şimdi kapıyı çalan varken nazlanacak hal değil bizim halimiz.

    Bir evin çok kızının sonuncusuydu İpek. Beş ablası neyse ki evlenip yuvadan gittiler de yük olup başlarına kalmadılar babalarının. Her birinin genç kızlık yorganı yüklükteki yerini bulmuştu çok şükür. Yüklükte 5 yorgan bir de böcek. Madem kız oldu, düzgün bir şey olsaydı bari. Çelimsiz, kara kuruluğu yetmezmiş gibi bir de saf, bir de şehla bakışlı. Bir evin yok kızı İpek.


    Ziya biraz daha bastırdı.
    -İpek farklı bir çocuk. Dünyayı bizim gibi görmüyor. İzin ver, okula devam etsin. Sonra dikiş nakışa verirsin. Önce bir sanatı olsun, sonra evlendirirsin.
    -Sanat sepet anlamayız biz Hoca. Hele kız, hiç anlamaz. Elimde tutayım desem, işime yaramaz. Tazeliğinden herhal, hasbelkader çıkmış bir kısmet. Zorlama hocam. Karar verilmiştir.


    Öğretmen boşalan bardakların epeydir dolmamasından kalkma vaktininin çoktan geldiğini sezdi. Çay tazelenmiyorsa bu köyde, misafirlik bitti demekti.

    Anası kış yaklaşırken iki mitil yorgan dikmeye niyet etti. Konu komşuya satar da belki üç beş kuruş kenara atar diye.Hiçbir işe bulaştırılmayan İpek, heveslendi eline iğneyi almaya. Kadının bir anlık yokluğunu fırsat bildi, iki battı mitile. Ama öyle anası gibi dümdüz değil. Süslü nakışlı… Nakışı da öğretmediler ya, içinden ve elinden gelene bıraktı kendini. Uğursuzluk çattı, iğne battı, kan etti patiskayı. Anasının çığlığıyla kapı dışarı…
    -Asalak böcek. Gözün seçmez teki çifti, neyine güvenir de eline alırsın iğneyi. Uğursuz, çık dışarı gözüm görmesin. Elleme hiçbirşeyi.


    Bardak kırılır mutfaktan kovulur, inek teper ahırdan. Öyle alışmıştı ki kovulmaya, bir gece uykusunda kendi düşünden kovulmuşluğu bile vardı.

    Saf da olsa, genç kız nihayetinde. Dolu dolu gözlerle meraya koştu ve bir dut ağacına yasladı sırtını. Saflığından olsa gerek gözleri çabuk kurudu ve başını yukarıya devirip yaprakları seyre koyuldu. Güneşin notalarıyla danseden yaprakları… Birinin ucunda yenidoğmuş bir kelebek. Işık, kelebeğin beneklerinde kırıp kendini yol yol ayrılınca, benekler nişanesini şehla gözlere düşürdü. Ziya, meranın diğer ucundan onu gördüğünde, meftuncasına bedenini bir o yana bir bu yana deviriyordu.

    Işık İpekçenin gözlerinde başka kırılıyor olsa gerek. Herkes etrafa bakar, İpekçe alemi seyre dalar. Kimbilir seyrinde cisimler nicedir?

    Ziya merakına yenilip yolunu değiştirdi ve kızın yanına ilişti. Bilmeden o gün son dersini işledi.
    -İpek, neye bakıyorsun öyle? Ne görüyorsun anlatsana?
    İpek’in “Anlatamam” oldu cevabı.

    Anlaşılır bir cevap. Sanatın çeşit çeşit tezahürü var. Kimi görüyor onu, kimi duyuyor. Kokusunu alan bile var. Bazısı sadece duyumsuyor ruhunda. Hissetmek ayrı bela, anlatmak bin beter. Kiminin diline, kiminin eline vuruyor. Bazısının bedeninde vuku buluyor. Nihayetinde anlatabilenler var aramızda. Bir de anlatamayanlara sormalı. İpek anlatamayanlardandı.

    “Bazen ben de anlatamıyorum. Ama deneyelim mi? Mesela tam şimdiyi düşünelim. Ne geçiyor aklından?” dedi Ziya.
    -Kelebekleri seviyorum.
    Ziya gülümsedi ve tam üstüne bastın der gibi ekledi.
    -Ben de ipek böceklerini.
    Kız ipek böceğini duyar duymaz şaşkınlık ve acılı bir bakışla döndü öğretmenine.

    Koca bir haksızlıkla, ismi İpek’ten ipek böceğine evrilip, zamanla ipek’i de gereksiz görülüp, böcek kaldı geriye. Ayıbı onların boynuna.


    -Biliyor musun, ipek böcekleri aslında hani o sevdiğin kelebeklerin bebekleri.
    İpek bu habere çılgınca sevinip, “Büyüsünler o zaman, hemen!” dedi çığlık atarcasına. Ziya İpek’in sevincine yenilerini ekledi. İpek böceğinin büyülü yolculuğundan, kozasını nasıl ilmek ilmek ördüğünden, sonra nasıl çıktığından içinden, ipekten, iplikten, kelebek doğulmadığından, sonradan kelebek olunduğundan hevesle bahsetti. İpek öğretmeninden aldığı bu son dersi kalbinde işledi ve kısa bir süre içerisinde kullanılmak üzere zihninde muhafaza etti.

    Mansur Usta bu gece rahmetli kızının yorganını seçmişti üstüne.Evlat tabii, hepsinden başka. Düşüne dalmadan yavrusunun kokusunu içine çekti. Üç kuşak yarenini bir kazada yitirdiğinden beri, her gece bir diğerinin yorganına sarınıp dalardı rüyasına. Emek emek işlemişti her birinin düş örtüsünü. Acısıyla inandı ki kime örtünürse o gece düşünü düşüne katacak. Özlemi nerde ağırsa ona sarınacak.

    Can yoldaşının sateni pembe ipekten, deseni bülbülle gülden bir hikaye. Sevdayı dikmişti tam iki haftada.

    Can parçası kızının çeyizliği mor karanfil.  Atlasına şefkatini işledi. Elalem koynunda üşümesin diye pamuğunu bol tuttu. Düşündükçe burnu sızlar biricik yavrusunun toprak koynunda oluşunu.

    Evlat parçası Yonca’sının desen babası da isim babası da dedesi. Şansına niyet edip su yeşili bir kadifeye dört yapraklı yoncalar ekti. Bebe yorganı ne kadar pamuk kaldırırsa fazla fazla koydu ki pamuklar içinde büyüsün. Şimdi o kadife, annesiyle birlikte Mansur’un göğsünü ısıtıyor. En çok da sol yanını.

    Mansur Usta’nın üçlü yorgan setine bir yenisi eklenmek üzere. O henüz bilmese de…

    O gün Mansur Usta düz beyaz patiskadan siparişi dikerken dükkanın kapısında belirmişti İpekçe. Şehla gözlerinin biri Mansur’da biri dikişte, çırak aranıyor yazısını gösterip “Beni işe al amca” dedi. Çocuksu bu teklifi ciddiye almadı Mansur. Küçük bir kız çocuğu. Safça da sanki biraz. Yolunu şaşırmış bir mecnundur. “Çırak erkek olur kızım” diye başından savmak istedi. “Tamam” dedi sadece kız. Ve dönüp gitti.


    Ertesi gün yine göründü sokakta. Dükkanları tek tek taradı gözleriyle. Manavdan meyve seçer gibi kendine yuva seçiyordu sanki. Mansur’un dükkanının karşısındaki binanın duvarına sırtını dayadı, yere oturdu. Zamanı bol gibiydi. İki elini kucağında birleştirmiş, halinden memnun. Akşama doğru kalktı yerinden, dükkana yaklaştı. Mansur dükkan önü taburesinde anlam veremeden baktı kıza.
    -Buyur?
    -Beni işe al, ben çırak olurum.

    Kızdaki tuhaflık farkedilmeyecek gibi değil; yalnız başına dolanıyor buralarda, başına bir iş gelmese bari…


    -Yok kızım olmaz. Burda bekleme boşuna, geç oluyor, hadi sen evine git.
    Beklerim, oldu cevabı. Ve yerine dönüp beklemeye devam etti. Akşam oldu, baktı kızın kalkacağı yok. Havada kararıyor. Bir genç kız; bina dibinde sermiş postu yere. Dilenci sanıp üç beş kuruş atanlar bile oldu önüne. Usta dükkanını derleyip toplayıp üst kattaki evine çıkmaya hazırlanıyordu. Kepenkleri indirecekti ki kız hala oturuyor sokakta. Vebali büyüktür dedi içinden, bir el işaretiyle çağırdı yanına.

    Bu geceyi sağ salim geçirsinler de sabaha karakola gidilir. Öğrenilir işin aslı astarı. Bu kız kimdir, necidir? Gece gece sokakta bırakılır mı zavallı sabi. Olmaz! Mansur’a yakışmaz…

    İpek’in dükkana girişi o giriş oldu. Karakol da yalan oldu. Ne İpek anlattı bir gece yarısı babasının cebinden para çalışını, evden kaçıp terminale varışını, herhangi bir yere giden herhangi bir otobüse bilet alışını. Herhangi bir yerde inip yolunun buraya düşüşünü. Ne de Mansur araştırdı adamakıllı. Bildiğiyle yetindi: Adı İpekçe. Sorunca ben ipek böceği demişti. Güldürmüştü Mansur’u. “Kız öyle isim olur mu? İpekçe olsun bari.” Reşitim diyor ama 17’sinde ya var ya yok. Yaşasaydı Yonca yaşında anca. Aklı kıt, kalbi saf. Kaybolmuş olsa gerek. Belki de bir kaçak…

    İpekçe’yi kaybedecek hiçbir olasılık üzerinde durmadı. Gönlü ayrılmayı göze alamadı. Soranlara, “Köyden uzak akrabamdır, yetimdir. Zanaat öğrensin, çırak aldım yanıma” dedi, geçiştirdi. Kızdan çırak olur mu diyenlere de “Hadi ordan…”

    Aylar oldu, kızı arayan soran yok. İpekçe’nin de gideceği yok. Kışa yüz tuttu mevsim, geceleri de soğuk iyice ısırıyor. Mansur’un içi elvermiyor bir patiska yorgana sarmayı İpekçe’yi. Hakketiği gibi saf ipekten, en kalite pamuktan bir yorgan işlemeye karar verdi. Kıymetli Çanakkale pamuğunu makinede attırdı önce, içine sinmedi. Emektar yayını çıkardı, bir posta da yayla havalandırdı. Bursa’dan getirdiği beyaz mermerşahi kumaşını, Trabzon malı İpek satenini çıkardı gizli sandığından. Kesti, biçti, tezgahına iki yüzünü gerdi. Havalanmış pamuğu torbaya yaydı. Çatısı tamamdı. “Bugünlük bu kadar yeter” deyip gece uykusuna çekildi. Can parçası düştü aklına, atlasına sarınıp daldı özlemine.

    Mansur üst katta yorgun uykularda, İpekçe yatağında, gözü tezgahta. Uyku tutmuyor, bir heves etmişti ki. Anası hiç böyle yorgan etmemişti ona. Güneş doğmaya başlayıp da ilk ışıkları vurunca içeri, huzmeleri tezgaha hücum etti. Henüz dövülmemiş top top pamuklar, bulut bulut gölgelendi satende.

    Ah! Yorganının içinde bulutlar yüzüyor İpekçe’nin. Her akşam sarındığında bulutlar örtecek üstünü. Hayır üstünde kalmasınlar, içine girmeli!  Bu cümbüşü içinden görmeli.


    Tezgahın önüne bir tabure çekip dikilmemiş kenardan usulca içine süzüldü müstakbel yorganının. Patiska yüze sırtını verip boylu boyunca uzandı pamukların içine.

    Gözlerinin önünde bebe mavi saten gökyüzü, yumuşacık değiyor tenine pamuktan bulutlar. Sanki bulutlarda yatıyor ve güneş bulutları deliyor.
    Pencereden bir kelebek güneşle satenin arasına girdi izinsiz. Manzara şen oldu. Kanadındaki benekler bulutlara düştü. Güneş de uslu değil ki; Kah kelebeğe çarpıyor, kah satene. Satenin içi İpek, pamuk… Kelebek iki oluyor, dört oluyor. Teklifsiz misafir peşine dostlarını mı takmış ya da İpekçe mi çift görüyor? Ne demişti Ziya Öğretmeni Hayat Bilgisi dersinde? Ay mı Dünya’ya tutuluyor, Güneş mi araya sızıyordu? Neydi o?


    Güneş tedbili mekan edene kadar İpekçe izledi alemin resmini. Cümbüş bitince büyülenmiş gibi sıyrıldı gökyüzünün içinden. Tabureden ses etmemeye çalışarak dikkatlice indi. Pamuk adım yaklaştı Mansur’un çekmecesine, bir beyaz tebeşir kaptı. Ustasından gördüğü gibi dikkatlice sivriltti ucunu. Eğildi gök mavi kumaşın üstüne. Çizdi bulutları, bulutlara meftun kelebekleri, kanadındaki huzmeden yuvarlakları, birbirine karışan benekleri, ışığı çizdi.

    Ne güne açılan kepenkler, ne Mansur’un ayak sesi, ne üzerindeki göz izi. Duymuyor, hissetmiyordu İpekçe. Bir tebeşiri bir de zihnindeki resmiyle baş başaydı.
    Mansur gururdan, belki biraz da yaştan parlayan gözlerle yaklaştı. Ancak o vakit anladı suç üstü yakalandığını. Suç aletini korkuyla yere düşürdü, teslim olmaya hazırdı. Usta yavaşça yerden aldı tebeşiri ve saygıyla uzattı İpekçe’ye.
    -Bir sanatçı kalemini düşürmemeli yere. Eserinin adı ne?

    Belki de ilk kez odaklayabildi bakışlarını; bakışları ustasının gözünde. Saf İpek cevapladı.
    -Kelebek tutulması.

    “SAF İPEK” için bir cevap

    1. zanyhappily1802da153f Avatar
      zanyhappily1802da153f

      Emeğinize, kaleminize sağlık Gül Hanım

      Liked by 1 kişi

    Düşüncelerinizi yorum kısmında benimle paylaşmak ister misiniz?