Etiket: güzsonuöyküleri

  • GARİP BİRİ

    GARİP BİRİ

    TOPRAK KOKUSU

    Ne olabilirlerdi? Dört poşet… Domates, biber, salatalık, maydanoz? Ne kadar yaşanırdı bunlarla? Yok, tarlayı ekmeden olmaz. Tarlayı sürmeye traktör lâzım. Kaça mal olur traktör dediğin? Köye girişte tarlasını süren köylüler vardı.  Primsiz yaşayan köylüler. Vazgeçilmez köylüler… Ama hayır, kimse vazgeçilmez değildi hani...

    Güz Sonu Öyküleri

    © [Gül Sunu] [2025]. Tüm hakları sakldır.


    TOPRAK KOKUSU

    Güneşin ilk ışıkları gözünü alınca, derin bir uykudan ayılır gibi irkildi.  Gözlerini yummadığına emindi, ancak iki, bilemedin üç saniye kadar içinin uyduğunu hissetti. Yol ıssız, etraf sessizdi. Yol çizgileri gözünün önünde müthiş bir nizamda kıvrıla kıvrıla akıyordu. Hiçbir yorgunluk hissetmeden gece boyu sürmüş, zifiri karanlıkta dahi gelmeyen uykusu, güneşle bastırmaya başlamıştı. Çizgilerin onu hipnotize etmiş olabileceğini düşündü. Gözlerini sağda, solda, dikiz aynasında gezdirip camı da sonuna kadar açıp kendini sabah ayazına bıraktı. Müziğin sesini açmak için tam eğilmişti ki, cenaze yolculuğunda yakışık almaz diye içinden geçirip vazgeçti. Hâlâ çizgiler onu çağırıyordu. Derine, daha derine çekiliyordu baktıkça. Her ne kadar yola çıkarken köye kadar molasız gitmeyi planlamış olsa da, “Dinlenme Tesisi 1 km” yazısını görünce kazaya davetiye çıkarmaktan korkup, hızını kesti, sağ şeride geçti. Canı her şeyden kıymetliydi; zamandan bile.

    Önce lavaboda yüzüne buz gibi su çarptı. Sonra da yolculuk adabındandır; zar zor bir iki damla işemeye gayret etti. Yemekhane bölümünden hafif bir kahvaltılık almayı planlarken, buram buram burnuna gelen o sıcak çorba kokusuyla ani bir özlem hissine kapıldı. Kalbi buruk bir hâlde kendini çorba sırasında buldu. Mercimek çorbası; Elif’in çorbası… Bol limonla ekşittiği çorbasını derin derin kokladı. Elif kokuyordu. Hayalini ağır ağır yudumladı.

    Çorbayla karnını ve ruhunu doyurduktan sonra cenaze beklemez deyip yola devam etti. Hepi topu bir saat sonra muhtarın kapısındaydı.

    “Selamın aleyküm, hoş gelmişsin Ömer.” diye karşıladı muhtar.

    “Aleyküm selam, hoş bulduk abi.”

    “Başın sağ olsun kardeşim. Mekânı cennet olsun.”

    “Dostlar sağ olsun.”

    Muhtarla, ananesinin öksüz kalmış derme çatma evine kadar konuşa konuşa yürüdüler. Muhtar yolculuğunun nasıl geçtiğini, bir ihtiyacı olup olmadığını soruyordu. Cenazenin gasilhanede olduğunu, ne gerekirse yardıma hazır olduğunu söyleyip anahtarı teslim etti.

    “Sen biraz dinlen kardeşim, ikindiye defnederiz rahmetliyi.”

    Tam yanından ayrılacaktı ki, bahçe kapısının ardından gelen havlama sesiyle “Garip” göründü.

    “Hah işte! Bu da Garip… Rahmetlinin can yoldaşıydı. Dünden beri ne versek bir şey yediremedik, kapının eşiğine serdi kendini, sanki rahmetliyi bekliyor.”

    Ömer, Garip’e bakakaldı. Neden bu kadar şaşırdığını kendisi de anlayamamıştı. Ananesinin bir köpeği varmış. Onun bundan haberi yokmuş… Muhtar şaşkınlığını fark edip araya girdi:

     “Hayrola, korkar mısın yoksa? Durma hadi geç içeri, kimseye zararı olmaz Garip’in. Adı üstünde garibin tekidir.”

    “Yok, korkmam da… Birden şaşırdım.”

    Garip, yeni ev sahibinin gözlerinin içine bakıyordu. Bakışları mahzun ve masumdu. Üç beş saniye içinde bu eşikten kovulmayacağını anlamıştı. Hatta dost bile olabilirlerdi… 

    Ömer, yeni ev sahibinin masum gözlerine bakıyordu. Böyle masum bakan gözlerin onu bahçeden kovmayacağını çabuk anladı. Belki dost bile olabilirlerdi…

    Köpeğin bir zarar vermeyeceğini anlayınca bahçeden içeri süzüldü, yine de tanımadığı köpek, temkinli davranmaya niyetliydi ki, gerek kalmadı; Garip ağır ağır yaklaşıp başını yeni seçtiği sahibinin dizine yasladı.

     Ömer Garip’in hoş geldin karşılamasına içten bir okşamayla karşılık verip uzun zamandır görmediği küçük ön bahçeye biraz özlem, biraz vicdan azabıyla göz gezdirdi. Ananesi sağken daha sık gelmediği için pişmanlık duyuyordu. Bahçeyi hayal meyal hatırlayabildi.  Toptan, oyundan ter içinde kalıp, şu paslı çeşmeye yapışırdı.  Öğle uykusuna şu taş sedirde dalar, haylazlık edince şu ıhlamur ağacına tırmanıp saklanırdı. Tepeden eli oklavalı ananesini gözler, yine de yaprakların hışırtısına yakalanırdı. Dalı sallaya sallaya onu düşüren ananesi, illa ki iki poposuna bir de baldırına yapıştırırdı. Çocukluk günlerinin tatlı anıları ve Garip ’in ev sahipliği eşliğinde anahtarı çevirip soğuk ön odaya girdiler. Hâlbuki bu ön odayı hep sıcak hatırlıyordu. Kışın soba bu odada yanıyor diye ananesiyle yer yatağında koyun koyuna uyurlardı. Hasta olduğunda ananesi yalnız bırakmaz, bu odada başında nöbet tutardı. Ana babasızlığını hiç hissettirmemişti rahmetli. Evin içi onun yokluğunda soğuktu…

    Defin işlemlerinden sonra hiç hesap edemediği bir işi yüklenmek zorunda kaldı. Evin ve dededen kalma tarlanın elden çıkarılması… Ne yurt dışındaki dayısı, ne varlığı yokluğu bir teyzeleri, ne de her biri bir yöne dağılmış kuzenler… Kimsenin duruma bir el atası yok gibiydi. Cenazeye gelebilen geldi de, hepsinin de acelesi vardı. Şehre gider gitmez ilk iş olarak gerekli vekaletleri göndereceklerini bildirip, zincirin en zayıf halkası olarak seçtikleri toruna işlemleri yıkıp, o kıymetli işlerinin başına döndüler. Kimisi vekaleti hemen gönderdi, kimisi sürüncemede bıraktı. Hiçbirinin yıkıldı yıkılacak bir köy evinde, bakımsız bir tarlada gözü yoktu; sadece onlara iş düşmesin yeterdi. Hem ananenin bakımına muhtaç kalan, onun himayesinde büyüyen, ona vefa borcu olan hangi torunsa, bu sıkıcı işler de ona düşerdi. Ömer ise onların dillendirilmeyen ama hissettirilen bu kanaatlerine saygı duydu ve tam da o vefa borcu hissiyle bu işleri yürütmeyi görev bildi. Bildi bilmesine de, nihayetinde onun da, dayı teyze çocuklarınınki kadar kıymetli olmasa da, bir işi vardı. İşsiz kalsa belki de karnını bile doyuramazdı. Kenarda üç kuruşluk birikim bile yapamamıştı. Hatta hasbelkader prim geliri olmasa sigorta satarak yaşayamazdı. O primi kapmak için kırk takla atmasa, ne yapardı?

    Nihayetinde evin ve tarlanın satılmasına karar verildi. Aslında buna bir karar denemezdi. Kimse köstek olmuyordu fakat bir Allah’ın kulu da ne yardım ediyordu, ne fikrini söylüyordu. Ne yaparsan yap” a kaldı mevzuu… “Satayım mı?” diye sorduğunda da aynı kayıtsızlıkla karşılaşmıştı. Madem kimsenin umrunda değil, satayım belki üç beş kuruş bana da düşer diye düşünüp, alıcıyı bile arayıp bulmuştu. Vekalet işlemleriyle, belediyeye, tapuya git gel yapmakla on gün geçti. Süreç uzadıkça köyde kalmanın tadı da kaçmaya başladı. Köyde kaldığı bu sürede işyerindeki ekip liderinden üstü kapalı bir tehdit bile aldı.

    “Dönemiyorum,” demişti, “işlemler sandığımdan uzun sürüyor.”

    “Sen bilirsin Ömer. Kimse vazgeçilmez değil!”

    Elbette bırakıp gidebilirdi fakat ananesine saygısızlık olacağını hissediyordu. Evi kendisi boşaltmak, hatırasına saygısızlık etmeden satışı gerçekleştirmek istiyordu. Tabii ki işine dönmek istiyordu ama bir yandan da o keşmekeşin içine tekrar girmeyi bilinçsizce öteliyordu. Şehir hayatından uzaklaşınca, o keşmekeş hayattan başka hayatların da var olduğunun yeni yeni farkına varmaya başlıyordu. Sessiz ve huzurlu bir hayat… Tıpkı Elif’in hayal ettiği gibi…

    Ananesinden yadigâr kalan Garip’le arkadaşlığı iyice ilerlettiler. Anane sağ olsa kabul eder miydi bilmiyordu ama Garip teklifsiz eve girip çıkar oldu. Gökyüzünün ay hallerine bağlı ışıklı-ışıksız gecelerde yan yana uzanıp sohbet eder oldular. Ekip lideriyle konuştuğu günün gecesi, Garip’le karınlarını şişirene kadar iyice yedikten sonra kanepeye uzandılar.

    “Garip oğlum, duydun mu yerime geçecek çok adam varmış.  Kimse vazgeçilmez değilmiş.” dedi. Bir kolunu Garip’in boynuna atmış, diğer eliyle çayını yudumluyodu. Burnuna yine o sıcak ev kokusu geldi.

    “Ben bayılıyorum sanki burda kalmaya. Kaç müşteri kaçırdım kim bilir. Kuru maaşa kaldık bu ay, iyi mi?”  Garip gözlerini kaçırmadan anlarmış gibi dinliyordu.

    “Elif olsa severdi burayı biliyor musun? Kalırdı yani… Ona kalsa hayat basit. Eker biçer geçinir giderdi. Benlik değil bu işler Garip.”

    Olmadık yerde Elif çıkagelmişti yine. O sıcak ev kokusu nerde burnuna esse, orda Elif bitiyordu. Ya bir çorba kokusunda, ya bir bardak çayda, zihninde birden peydah oluyordu.

    “Aslında geçim derdi olmasa yaşanmayacak yer de değil hani…” Bir yudum daha höpürdetip kısa bir an bekledi.

    “Kafam mı karışık benim Garip? Gitmek mi istiyorum kalmak mı? Ben de bilmiyorum galiba oğlum. Garip bir durum.”

    Çayını tazelemeye kalktığında Garip önce bir hazır ola geçecek gibi oldu, sonra kanepede pür dikkat patilerini toparlayıp beklemeye koyuldu. Çayını almaya mutfağa giderken etraftaki eşya kalabalığından kalbinin daraldığını hissetti.

    “Garip bu ne böyle etrafın hali, nasıl toparlanacağız? Her yer, her yerde!”

    Kendi kendine gülümsedi. Elif’in bildik repliğiydi bu. Masasını toplarken kaç kere duymuştu kim bilir… Kanepeye dönerken antika zannettiği için dikkatini çeken, gerçekte eskiliğinden başka hiçbir özelliği olmayan tahta kutuyu da yanına aldı.

    “Bakalım Nene Sultan’ın ne hazineleri varmış. Nereye elimi atsam bir hatıra sıkıştırmış köşeye bucağa. Ne dersin oğlum, ister misin yastık altı altınları çıksın kutudan. Mamaya mama demezsin o zaman”

    Garip’in yanına ilişip kutuyu açtığında tahmin ettiği gibi yine hatıralarla karşılaştı. Hiç hatırlamadığı çocukluk fotoğraflarını tek tek eline alıp özlemle inceledi. Kutunun dibine yaklaştıkça fotoğrafların altına gizlenmiş minik poşetler göründü. Poşetlerin içinde tohumlar vardı. Ananesinin bahçe sevdasından sakladığı tohumlar… Kim bilir nerelerden toplayıp da kutuda saklamıştı bunları. Çocukluğunda da ananesi tohum saklardı, hatırladı. Gücü yeterken dedesine tarlada yardıma giderdi ama asıl hobisi arka bahçesinde gönlünce ekip biçmekti. Her sabah bahçesini kontrol eder, filizlenenleri elleriyle sever, yapraklarını okşar, bir kere sabahleyin -güneş görmeden- bir kere de akşamleyin sulamayı asla ihmal etmezdi. Kahvaltılarda domatesleri, biberleri, semizotu, maydanozları hep bahçedendi. Bahçe işlerine ananesinin zoruyla dahil olduğunu anımsadı. Payına bazen sulama, bazen dalından toplayıp sofraya getirme görevi düşerdi. Tadı da kokusu da başka olurdu sahiden de. Ananesi kahvaltıda aheste aheste tadını çıkara çıkara yerdi. Bir ucundan ısırır, bir bakardı; zahmetle yetiştirdiği için olsa gerek minicik biberleri bir çırpıda yutmaya kıyamaz gibi görünürdü.

    Elinde dört ayrı poşet vardı. Acaba ne tohumuydu bunlar? Bozulmamış olabilirler miydi? Kaç yıldır burdalardı? Mesela şimdi arka bahçeye ekse, filizlenir miydi yoksa cahilliğinden heba mı etmiş olurdu? Denese ne kaybederdi? Tohumları kaybederdi; denememeli! Tarlaya mı ekmek gerekir, arkadaki küçük bahçeye mi? Alıcı ekecek miydi acaba tarlayı? Ekmeden önce temizlemek, hazırlamak falan gerekirdi herhalde, bilmiyordu ki? Nasıl öğrenilirdi, çok mu zordu? Kime sormak lazımdı?

     Uzun bir müddet bir elinde soğumuş çayı bir elinde poşetlerle öylece durdu. Nihayet derin bir dalgınlıktan ayılırcasına; “Garip,” dedi, “kimse vazgeçilmez değilmiş, duydun değil mi?”

    Garip de birden ayılmışçasına gözlerini çevirdi, “Olur mu öyle şey!” diye havladı; ya da ona öyle geldi.

     “Benden iyi sigorta satan bulacaklar da bana tekmeyi basacaklar, görüyor musun Garip?”

    Ne olabilirlerdi? Dört poşet… Domates, biber, salatalık, maydanoz? Ne kadar yaşanırdı bunlarla? Yok, tarlayı ekmeden olmaz. Tarlayı sürmeye traktör lâzım. Kaça mal olur traktör dediğin? Köye girişte tarlasını süren köylüler vardı.  Primsiz yaşayan köylüler. Vazgeçilmez köylüler… Ama hayır, kimse vazgeçilmez değildi hani.

    “Ben vazgeçilmez değilim Garip. Ama Elif vazgeçilmez! Bir tanısan sen de vazgeçemezdin. Ne dersin, tanıştırayım mı sizi?”

    “Hav, hav!”

    Elinde soğumuş bardağını masaya bıraktı, masadan telefonunu eline aldı. Okunmamış bir mesaj… Ekip lideri…

    “Kararını ver! Ya yarın sabah işinin başında olursun, ya da  bir daha hiç gelme!”

    Boş gözlerle ekrana baktı, baktı. Bir kaç dakika boyunca dalgın ve suskun kendini dinledi. Hani o büyük kararlar öncesi dinginliği… İç sesiyle sorular sordu kendine, cevaplar verdi, cevaplarına muhalefet etti. Karşı argümanlarla kendini köşeye sıkıştırdı. Bu köşeden kurtuldu, sonra o köşeye savurdu fikrini, olmadı şu köşeye yıktı. Yine ayaklandı yıkıldığı yerden. Pes etse, fikri de pes edecekti; etmedi. Madem yenişemediler, döndü kalbini yokladı. Oluru var mı sahi bu işin? Aslında başarabilirim… Ama yardım lâzım

    “Garip, yağmur mu atıştırıyor? Toprak koktu.”

    Garip boynunu büküp anlamaya çalışır gibi baktı. Bir Ömer’e, bir elindeki telefona.

    Yardım lâzım…

    Toprak kokusunun sızdığı aralık pencereden ,ensesine doğru  hafif bir esinti  hissetti. Üzerindeki ölü toprağını silkeler gibi aniden irkildi.Durup düşünse arayamazdı, hiç düşünmeden ara tuşuna bastı ki, konuşmaya mecbur kalsın:

    “Elif?

    Selam nasılsın?

    Ben de iyiyim, kusura bakma bu saatte…

    Nerdeyim biliyor musun?

    Köyde… Hani bahsetmiştim.

    Evet, evet orası…

    Burda tanışmanı istediğim biri var.

    Garip biri; tanıyınca seveceksin.

    Ha bir de…  

    Yardımın lazım. ”